29 Ocak 2011 Cumartesi

FECRE KADAR…


Bir esmer kadındır ki kaldırımlarda gece
Vecd içinde başı dik hayalini sürükler
Simsiyah gözlerine bir an gözüm değince
Yolumu bekleyen genç haydi düş peşime der

  Henüz 12 yaşımdayken elime aldığım “Çile”, bende aydınlığın ve karanlığın başlangıcı oldu. Zaten yurtta kalan ve kendi çapında gurbetler yaşayan melankolik bir çocuk için bu kitap, sonsuz gurbetleri ve ebedi sürgünü kalbime hiç çıkmamacasına kazıdı. 21 yıl öncesinin varla yok arasında griye bulanmış hatırlamalarında, etüt salonundaki sıraların turuncusundan, yerdeki halıların ve duvar kâğıtlarının renginden hemen sonra görebiliyorum “Çile”nin satırlarını, satır aralarını. O vakitler anne temalı şiirlerinin hüznüne tutkundum üstadın. Mustafa Uçar abi bir gün “ adam kaldırımlara şiir yazmış yaa!” demişti. Her şey o yıllarda, içimde şair olmayı bekleyen solgun kişiye özenmekle başladı.

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de
Tutmak tutmak isterim onu göğsüme alıp
Bir türlü yetişemem fecre kadar yürür de
Heyhat! O bir ince ruh bense etten bir kalıp

  Aynı yıl okuduğum “Kendi Gök Kubbemiz” bende aynı tesiri yapmadı. Yahya Kemal’in şiiri benim dışımda olup bitenleri anlatan, dışarıdan bakabildiğim bir şiirken, “Çile”, sustuğum ne varsa hepsini gözümün önüne tüm somutluğuyla getiriyordu. Henüz gözümü yaşartanın ne olduğunu bilmesem de, gözümde beliren yaşların sonraki bilinmezlere giden kapıları açtığını fark ediyorum bugünden baktığımda. Üstadın şiirleri hep aramanın şiirleriydi ve çocuk dimağıma bu ön bilgiyi ya da önseziyi çivi gibi çakıyordu. Sislerin arasından seçebiliyordum şiirin kastettiğini.

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım
Onu bir başkasına ram oluyor sanırım
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı
  
  Artık sokak ta, kaldırımlar da, gece de onun anlattığı gibiydi benim için. Ve bu erken ölüme benzeyen sağlıksız bir histi aslında. O sıralar elime geçen “Kendi Sesinden Şiirleri”ni defalarca dinler ve “Gençliğe Hitabe” yi duyar duymaz gözlerim dolardı. Bu his aslında şuydu: ağlanması gereken şeyler olduğuna dair üstadın aşıladığı bilinç. Ondaki neyse bana aynıyla geçiyordu pek çok şiirinden. Mesela “Evim” şiiri, benim yaşadığım hayata onca uzakken, o şiirin dillendirdiği hasretin aynısını ben can evimde duyabiliyordum.

Varsın bugün bir acı duymasın gözyaşımdan
Bana rahat bir döşek serince yerin altı
Bilirim, kalkmayacak bir yar gibi başımdan

   İçimde değişen çok şey olduğuna inanmıyorum. Bir zaman sonra üstadın şiirine olan bağım zayıflasa da, bende o şiire bakan öz değişmedi. Hala onun ufkumuza çektiği metafizik pencereden görünenin peşinden sürükleniyor ömrüm de şiirim de. Aşk hala “ince bir ruh”, bense “etten bir kalıp”. Hala kabullenmenin biraz da şövalye ruhlu olanına razı olmaktan başka çıkar yol yok:

“ Varsın bugün bir acı duymasın gözyaşımdan”

   Kendi sesinden şiirini ne zaman dinlesem, o yaşlı, sigaralı ve yorgun ses bana aynı ölümcül düşünceleri söyler: ben aslında ölümümden sonrasının şiirini yazdım yaşıyorken bile.

   Öldükten sonra baktığım hayatta bana her his ve fikir anlattığım gibi göründü. Anlattığım gibi bulanık, acıktıran, doyurmayan, bıktıran, kendi coşkularımın ve ürperişlerimin zindanında bir ömür delirten, öleceğimi bilmenin zehirli bilincinde hayatı ve insanı mütemadiyen gölgelendiren…

   Gecedir onun şiiri. Karanlıklardır. Mübalağasının yetişebileceği bir ölçü yoktur buradaki hayatta. Her şeyin özündeki cevhere yapılan sonuçsuz yolculuklardır. Kullanmak zorunda olduğu ölümün kullandığı bir şairdir o.
  
   Çünkü ancak ölüm sayesinde eşya ve hadiseler herkesin görebileceği kadar kabarır.


Yedi İklim – Eylül 2010

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder