31 Ağustos 2014 Pazar

MELANKOLİK MUTABAKAT


               
     Müzik, eğer iyiyse, tabiatın dili olarak kendini gerçekleştirir. Gökyüzü, mevsimler ya da gün batımı ne kadar gerçekse müzik de o denli gerçek olur bazen. Onlar gerçek şarkılardır, türkülerdir. O anlara bakışımızda içimize dolan huzura eşlik edebildikleri ölçüde güzel ve gerçek olurlar. Huzursuzluğa eşlik edişleri de aynı şekilde güzeldir. Gerçek dilsizdir, gece dilsizdir, güzellik de öyledir. Ve öyle bir müzik duyulur ki, gerçeğin, gecenin ve güzelliğin ötesini görürüz. Artık bunlar o müzikle yan yana gelir ve hiç ayrılmazlar. Durmadan yer değiştirmeleri de böyle başlar. Hangisi daha gerçektir diye sorulur bazen. Müziğin anlattığı mı, gerçek neyse onun anlattığı mı?

    Bazen acıdan şöyle kaçarız: müziğin verdiği çapraşık hisse tutunarak. Daha güzel ve estetik bir acı bize iyi gelir. Çünkü müzik acıyı daha derin bir kavrayış olarak bize verdiğinde anlarız ki o derinliklerde bir yerde hayata kök salmanın verdiği sağlamlık da vardır. Müzik, acı çeken kalbin aslında ne kadar güzel bir kalp olduğunu da hatırlatır ve o kalpten ümit kesmemek gerektiğini de … Çöküp kaldığımız o kasvet yüklü zamanlarda kalbimiz müzik sayesinde geçmişe ve geleceğe doğru gerilir. Geride kalana gözyaşı dökerken, geleceğe doğru serin bir bakış da kazanırız. Müziğin güzelliği ve yerli yerinde oluşuyla taşı gediğine koyması ile acının dili olup bizi kahretmesi arasındaki zıtlıktan doğar bir sonraki ana geçebilme cesareti. Evet deriz müziğe bırakırken kendimizi, aslında tam da böyle olmuştu. Ve evet bu an, hayatımın bundan evvelki bütün anlarının toplamı çünkü. Bu kadar derin, bu kadar doğru ve bu kadar güzel güzelliğe duyduğu hasretle…

    Çünkü kalbin ve ruhun insana dayattığı bir müzik vardır. Her güzel hareketimizin kaynağı odur. Biz acı çekerden de o müziği duyarız, bu kez daha güçlü bir şekilde. Boğazımızdaki düğüm hiç geçmese de ölüme bakmayı hüzünle öğreniriz.


    Kader, hep bir sonraki sessizliktir.              

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder