27 Aralık 2017 Çarşamba

KIŞ MEKTUBU

          

"Toprağa bıraktığımız dostumuz Stephan Mihayloviç’in sağlığına içelim!"      
   

  Pasajın uzunluğu yüz nefes. sonunda yeşil bir dal.grinin hakimiyeti şehrin metalik ruhuna uymuş.Ahmet Haşim de böyle ücra lokantaları severmiş.eski ve sıradan bir taşra lokantası.acıkmak da eski bir adet çünkü.ortalığı süslemenin alemi yok.yapmacık nezaketin alemi yok.soğuk gözlerle etrafıma bakıyorum.siirtlilerin kahvesini soran adamı izliyorum göz ucumla.onlar o kahvede birbirlerine iyice sokulup konuşacaklardır.bu arada şu an dinlediğim Rahmaninov’un 2.piyano konçertosunun ikinci bölümünün sonu enfes.insanların aynı anda hep birlikte ve sessizce ölümü tercih etmelerini anlatıyor sanki.öyle ki ölüm güzel duruyor o seslerde.

   Kış mevsiminde piyano sesleri saklıdır.ya da besteciler karın yağışını ve sonrasını anlatabilmişler.van.daha da soğuk olsun diye dinledim bu sesleri. yüzüne yakışıyordu da sesler.soğuk sesler.yüzüne kar iner gibi iner gibi iner gibi.sarı saçları bazen daha bir parlardı.daha bir uzardı ayaklarıma dolanıp beni tökezletene kadar.bazen saman sarısı olurdu.sokaklar elverişsizdi sıcak hatıralara.ama kar altında yürürken görmedim onu.ben onu seversem ve konuşamazsam bir de kar yağarsa daha ötesi ahiret.zaten ben daha da yalnız kalayım diye dokunulmaz güzelliklerle doldurdum odalarımı.kitapların hükmü ortadan kalkınca üstüm başım piyano sesleri.her yer aynı.bakışlarım değdikten sonra her yerde soğuk bir yüz.ama onun sesi de kış gibiydi.sesinde bile o uzak aşklar o buzdan hançerler.bu karşılaşmaların bir amacı var mı.kar buz tutmuş camlarda soğuk gülümseme.kendine bakmanın en kısa yolu.sobanın sesi ve odada raks eden dervişler.bazen her şeye hayret ediyorum.ölürken bunları hatırladığımda aynı dilsiz hayret aynı neden sorusu.çünkü güzellik beni hiçbir yere götürmedi.hayat tam ortadan ikiye bölünmüş bir yer olarak kaldı.sustuklarımın telaşı hep çizginin benden tarafına düşürdü gölgesini.

  Annemin balkonunda sigara içtim. Turgutlu beni iyi tanıdığı için boğmaya başladı.bu yazıları düşündüm.her gün her şeyi düşündüm.her gün aynı şekilde mutlu ve mutsuz oldum.sinirlendiğimde aynı tesellilerle avundum.orada değildim ve yalnız da değildim.burada değilim ve tek başıma da değilim.

Her şeyin tam ortasından konuşuyorum.

Uzun sürmüş bir yalanın merhametli gecesine uzanıyoruz.

Benden başka herkesin haklı çıkacağı bir hayatın keskin baKIŞları üzerimizde.

29.Ekim.2008        

              

19 Aralık 2017 Salı

yalnız



Kalbim, seninle bir gün yalnız kalacağız,
Şu daha birkaç yıllık mihnetin sonunda,
Bir dere kenarında, çimenler koynunda,
Seninle hayallere, yalnız dalacağız.

Kalbim, sen çocuk kaldın, tanımadın kini.
Memnun olacağım senden bir baba kadar.
Derken, ürperecek bir rüzgârla kavaklar,
Seher! Dinliyeceğiz, sonsuz, musikini...

Ziya Osman Saba
1939

18 Aralık 2017 Pazartesi

küçük bir gül şimdi dünyadan geçerken



Saçlarını öyle ıslat ve tarat geceye,
Küçük bir gül şimdi dünyadan geçerken,
Anlatsın bir kıyıya vuran ölümü,
Bir şimdi bir sonra olan ölümü,
Defterlerinde kır çiçekleri kurutan bir ölümü, 
Sessiz, solgun bir Doğulu olan ölümü,
Bir dağ ya da bir ırmak olan ölümü,
Seninle konuşur gibi kendi kendine konuşan ölümü
Kendi halinde bir ölüm olan ölümü.

Evet, saçlarını öyle ıslat ve tarat geceye. 

ilhan berk

mandolin




Eski bir mandolindi ölümdü anlatılan 
Kır kahvesinde çocuklara çalardı
Temmuz örerken evini sarmaşıkla

Çan çiçekleri göğsünde kuru kalbi
Serilince bahçeye rakı sofrası
Kucağında mandolin, mandolin ve parmakları

Ne yalnızlık kalır ne aşk
Ne gizlice bildiği av şarkıları
Ay dudağında kuruduğu zaman
Ve ne zaman görse çocukları

Serin yaz geceleri penceresinden
Balkona akınca gölgesi
Saçlarında deniz ve uçuşan şapkası
Eski bir mandolindi ölümdü anlatılan

Şimdi kış ve uykusuz çocuklar
Uzak bir mandolin kulaklarında kalan


Ergin Günçe

16 Aralık 2017 Cumartesi

kirli soru


Benim oralarda hiçbir işim yoktu
Şeytana uydum,
Aç ahtapotlar kaynaşırken dipte
Kaypak kalabalıkta sürükleniyordum.

İnce yüzünüzde üzgünce bir bakış
Birden sizi gördüm,
Açtı arı doruklarda bir safran
Durdum.

İlk sevgili güldü yitik anılardan
Mutsuz, yalnız
Sessiz kınamanızı, utançlarda küçülmüş
Aldım, geri döndüm.

Gelsem,
Siz yine orada mısınız?

Behçet Necatigil

15 Aralık 2017 Cuma

kitabe-i seng-i mezar , orhan veli





I

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah'ın adını,
Günahkâr da sayılmazdı.

Yazık oldu Süleyman Efendi’ye.

II

Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duysalar öldüğünü alacaklılar
Haklarını helal ederler elbet.
Alacağına gelince...
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.

III

Tüfeğini deppoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir ruzigar ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısıyla:
"Ölüm Allah'ın emri,
"Ayrılık olmasaydı."

13 Aralık 2017 Çarşamba

bir memleket edebiyatçısı: Sabahattin Ali


Ölümünden bir süre önce Markopaşa’da yayımladığı kısa metinlerde Sabahattin Ali, yazarlığını şekillendiren etik programı ana hatlarıyla ortaya koymuştu. Nâzım Hikmet’in 1941’de başlayıp 1947’de Bursa Hapishanesi’nde tamamladığı Memleketimden İnsan Manzaraları’ndaki “memleket” zemini üzerinde inşa edilmiş patrimonyal “yurtseverlik” ahlakıyla örtüşen bu metinler, 1930’lu yıllarda Cumhuriyet radikalizminin kurguladığı “memleket edebiyatı”na ilişkin önemli ipuçlarına sahipti. Etik kökleri Kemalizmin tam bağımsızlıkçı ülke mitiyle sarılmış Markopaşa metinlerindeki egemen söylem, aynı zamanda doğru yoldan ayrılanlara yönelik mesihçi bir çağrıydı. Eski ve yeni dünya arasındaki eşik üzerinde âdeta havari kimliğine bürünen yazar, savaş sonrası oluşan tedirgin kalabalığa karşı sanki vasiyetini dile getiriyordu. Sesi yüksek, üslubu sarsıcıydı. Üzerinde titizlikle durduğu konular; a) siyasi ve ekonomik alanda verilen tavizlerle ülke bağımsızlığına gölge düşürülmesi, b) Köy Enstitüleri’nin yozlaştırılarak eleştirel bilince sahip insan yetiştirilmesinin engellenmesi, c) irtica odaklarının baskılarına boyun eğilmesi, d) sahte “hürriyet” ve “demokrasi” kavramları üzerinden Cumhuriyet’in yıpratılması, e) bütün bu sapmaları olağan karşılayan gevşek dokulu bir ahlak anlayışının topluma kabul ettirilmeye çalışılması.
Sabahattin Ali’nin 1947’de ulaştığı bu sınır, 1930’ların kurucu değerlerini kemirmeye başlamış etik çürümenin hız kazandığı siyasi tuzaklarla dolu tehlikeli bölgeden geçmekteydi. 1946-1950 yılları arasındaki çokpartili hayata uyum sürecinde hem Cumhuriyet’in devrimci ruhunu zedeleyen hem de bu ruhla yaratılmış yerli “memleket edebiyatı”nı karikatürleştiren yeni siyasi söylem, önce Sabahattin Ali’nin naif hümanizmini susturmaya çalışmış, başarılı olamayınca yazarı ortadan kaldırmıştı. Böylece ülke demokrasi çağına, “hür dünya”nın değerleri adına işlenmiş bir yazar cinayetiyle giriyordu. Bu trajik olayı, Nâzım Hikmet ve Sertel’lerin Türkiye’yi terk etmeleri izleyecekti.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ülkenin siyasi ve kültürel hamurunu yoğuran yegâne güç, taşraydı. Demokrasi, bir taşra ideali olarak kutsanmış, toplumsal hayatın ufku kasaba ve köy topografyasıyla sınırlandırılmıştı. Toprak ağaları, büyük çiftlik sahipleri, aşiret beyleri ve bunların nüfuzu altında kendi geleceklerini kurtarmaya çalışan Cumhuriyet bürokratları yeni hayatın zevkini çıkartırlarken, bir kuşak öncesinin taşra hayatını yansıtan “memleket edebiyatı” unutulmuştu bile.
Refik Halit’in idealizmi uyuşturan Osmanlı taşrası, Sabahattin Ali’ye miras kalmıştı. Onun taşrası ise mutlaka uyandırılması, inşa edilen ulusun geleceğine ortak edilmesi gereken bir yaşam alanıydı. Aslında Sabahattin Ali yarı taşralı sayılırdı.

Bir Taşra Ethos’u Olarak Memleket Edebiyatı

Aralarında Sabahattin Ali’nin de bulunduğu bir grup yazar, 1930’lu yıllarda taşra dünyasını edebiyatın merkezine yerleştirmişti. İlhan Tarus, Memduh Şevket Esendal, Aka Gündüz, Sadri Ertem ve Bekir Sıtkı Kunt gibi yazarlar, Mütareke döneminde (1918-1922) Refik Halit ile Reşat Nuri’nin sistemleştirdikleri taşra ethos’unu “memleket edebiyatı”nın kurucu ilkesi olarak benimseme anlayışını izlemişler, bu ilke etrafında kurdukları metinlerde Cumhuriyet’in dönüştürmeye çalıştığı toplumsal durağanlığın trajik boyutlarını yansıtmaya çalışmışlardı.
19. yüzyıl reformlar çağında İmparatorluk haritası siyasi erozyona uğradıkça taşra ethos’unun imge değeri kamusal zihindeki somut karşılığını “memleket” gerçekliğinde henüz bulamamıştı. Taşra ethos’u “memleket edebiyatı”nın kurucu ilkesi olarak Osmanlı entelijansiyasının zihninde geç sayılabilecek bir dönemde, Mütareke yıllarında canlanabildi. Oysa belli bir kültür coğrafyasına bağlı bu toplumsal duygu yoğunlaşması gayrimüslim yazarlar arasında Tanzimat öncesine uzanan köklü bir geçmişe sahipti. Bunun anlamı açıktır: Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı yazarlarının metinlerini soyo-kültürel bir zemin olarak ayakta tutacak “memleket” kavramı henüz olgunlaşmamıştı. Dinsel öğretinin “Darü’l-İslâm” ve “Darü’l-Harb” olarak ikiye ayırdığı yeryüzü haritasında Müslüman kalabalıkların sığındıkları “hanedan mülkleri”, Namık Kemal’in soyut “vatan”ı ve Ziya Gökalp’in ütopik “Turan”ı gibi modernleşmeci ideoloji içinde bir an belirip sonra kaybolan hayal adalarından ibaretti. “Memleket” gerçekliğinden yoksunluk, modern dönem Osmanlı yazarının geniş ölçekte toplumsal hayata nüfuz edebilmesini engelliyordu. Bu engel ancak Mütareke döneminde aşılabildi; ama bunun Osmanlı edebiyatına artık bir katkısı yoktu; çünkü “memleket” bir kavram olarak değil, somut bir varlık olarak kaybedilmişti.
Taşra ethos’unu ilk fark eden Refik Halit’ti. 1913-1918 yılları arasında sürgün cezasını çektiği Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik’teki yerli hayata ilişkin gözlemleri, edebiyatımıza Memleket Hikâyeleri’ni kazandırdı. Bu epiküryen yazar, Osmanlı taşrasına dağılmış insan kalıntıları arasında gezinirken haz duygusuna yenik düşmüş idealisti keşfetmişti. Onun dengesi bozulmuş değerler sisteminde, çöken imparatorluğu son insanlık trajedisi olarak saptadı ve bu görüntüyü “memleket edebiyatı”nın tema kataloğuna kaydetti. Hayatının büyük bir bölümünü taşrada geçiren Sabahattin Ali, yanında daima bu kataloğu taşıyacaktı.
1930’ların başında Cumhuriyet hızla keskin bir dönemece girmişti. Bu beklenmedik savruluş sırasında etrafa saçılan geçmiş zaman malzemeleri arasındaki Osmanlı revivalizmi aceleyle toplanıp düşünce hurdalığına kaldırıldı. Artık direksiyonda Avrupa’dan dönen gençler vardı. Yeni hayat için yeni insan yaratılacak, modern olanla ulusal olan kaynaştırılacaktı. Kuşkusuz, bütün bu entelektüel girişimler temelde basit bir eyleme dayanıyordu: inşa etmek.
Memleket edebiyatı”, üstlendiği ana işlevler açısından bir “şantiye edebiyatı” idi. Çıraktan ustaya kadar her şantiye işçisi, ana yapıya taş taşıyordu. Üst üste koymak, yan yana getirmek, iç içe geçirmek teknik bir projeyi gerçekleştirme aşamalarının ötesinde, bir edebiyat metnini kurgulamak anlamına da geliyordu. Edebiyatçı ile mühendis şantiyede buluşmuştu.
Sabahattin Ali, taşra şantiyelerinde “memleket edebiyatı”nı inşa eden ilk kuşak Cumhuriyet yazarlarındandı. Kullandığı malzeme, Osmanlı enkazı altında kalmış taşra insanı ve hasara uğramış yaşamöyküsüydü. Yazarın sanat anlayışı bu enkaz altındaki insanı kurtarmak, ona yeni hayatın bilincini taşımaktı.
Bir enkaz alanı olarak taşra, Sabahattin Ali’nin metinlerinde kendi içine kapalı bir mekândır. “Arap Hayri” (1936) başlıklı öyküsünde taşra fizyonomisini, içinde yer aldığı toplumsal hayat dokusuyla birlikte çizer: “Yirmi beş yolcu taşıyan bir Şevrole kamyonla buralara gelip üç dört gece kıraathanenin üstündeki otel kılıklı yerde, yahut avlusu çamur ve benzin kokan handa kalanlar, eğer gözleri kör değilse, hayatın akışına sessizce uyup giden, başlıbaşına bir dünya görürler.” (Kağnı, 1936, s. 35) Bu dünya “donmuş sanılan hayat”ı kuşatır ve şehirlerdekine oranla daha amatörce dışavurulmuş ihtiraslara, icra edilmiş sarsıcı serüvenlere sahne olur. Böylece taşradaki insan serüveni hayatın olağan akışı içinde seyredilen bir kader oyununa dönüşür. Bu oyunu bozmaya, kurallarını değiştirmeye kalkanlar hayatın dışına itilirler. İnsanın trajik serüveninden geriye, seyrek de olsa bir taşra muhabirinin yerel gazetelerde çıkan haberi kalır ve o da çok geçmeden unutulur.
Taşranın insan öğüten iç düzeni, bunu rasyonalize eden etik yapısı, Sabahattin Ali’nin metinlerinde kurguyu oluşturan ana eksendi. Karakterler bu eksen etrafında kümelenir ve oyunu yöneten otoriteye mutlak boyun eğerlerdi.
Taşrada dışardakilerin (yabancıların) içerdekilere (yerliler) doğru yaptıkları uygarlık yolculukları, Sabahattin Ali metinlerinde mutlu sonla noktalanmaz. Çarpışma kesindir.
İnsan öğüten taşra motifi ilk defa Refik Halit’in “Şeftali Bahçeleri” (1919) başlıklı öyküsünde işlenmişti. Yazar son dönem idealist Osmanlı bürokratlarının taşrada yozlaşarak amaçsızca ömür tüketmelerini ironik bir üslupla yansıtıyordu: “Burası Anadolunun Saadâbadı idi. Tıpkı Saadâbad gibi burada da mütemadiyen sazlar çalınıp çengiler oynar; gazeller okunup şiirler yazılırdı. İçki düşkünü mutasarrıflar, müdürler içinde çoğu şairdi; Nedimâne gazeller yaparlar; aruzdan, tasavvuftan bahisler ederler; mevlevîlikten, melâmîlikten dem vururlardı. Ömürleri sazla, sözle tatlı tatlı geçerdi. Bu keyif düşkünü memurlar suya sabuna dokunan işlere karışmadıklarından senelerce yerlerinde kalırlar, âdeta kasabayı benimseyip evler yaptırırlar, havuzlar açtırıp kameriyeler kurdururlardı. Zaten ekserisi eski devrin hoş görmediği, mağduren gönderdiği kimselerdi. Terfi ümidinde olmadıklarından resmi işlere ehemmiyet vermezler, zevklerine bakarlardı.” (Memleket Hikâyeleri, t.y., s. 33)
Refik Halit’in idealizmi uyuşturan Osmanlı taşrası, Sabahattin Ali’ye miras kalmıştı. Onun taşrası ise mutlaka uyandırılması, inşa edilen ulusun geleceğine ortak edilmesi gereken bir yaşam alanıydı. Aslında Sabahattin Ali yarı taşralı sayılırdı. Çocukluğu ve ilkgençliği Edremit’te geçmiş, daha sonra görev nedeniyle Yozgat, Konya ve Ankara’da bulunmuş, Aydın ve Sinop’ta hapis yatmıştı. Ömrünün son birkaç yılı hariç tutulursa taşra onun bütün dünyasını kuşatıyordu. Diğer taraftan o, taşranın hem yerlisi, hem de yabancısı olarak melez bir kimlikti. Bu özellik Sabahattin Ali’ye bir taşra gözlemcisi olma özelliğini kazandırırken, yaşananlara içerden ve dışardan bakabilme ayrıcalığını da tanımıştı. Dışardan gözlemle taşranın iç gerçekliğini şekillendiren yerli hayatı; içerden yaptığı gözlemle de dışarıda kalanı, köy ve kasaba gerçekliğine nüfuz edemeyen yabancının trajedisini mercek altına alabiliyordu.
Dışardakiler kimlerdi? En başta öğretmen, tercüman ve mahpus kimliğiyle kendisi; daha sonra belli aralıklarla ortak bir hayat zemini üzerinde buluştuğu kaymakamlar, mal müdürleri, istasyon şefleri, dava vekilleri, jandarma kumandanları, hekimler, müfettişler ve başöğretmenlerden meydana gelen Cumhuriyetçi vilayet erkânı. Gençlik arkadaşı Ayşe Sıtkı’ya Sinop Cezaevi’nden yazdığı 6 Temmuz 1933 tarihli mektupta, üzerindeki bu taşra sıkıntısını bütün çıplaklığıyla anlatmaktadır. Bu ruh karartıcı sıkıntı zamanla katılaşıp idealist bürokratların bilinçlerini köreltecekti. Refik Halit’in “Şeftali Bahçeleri”ndeki Tahrirat Müdürü Agâh Bey’i gibi Kuyucaklı Yusuf’un Kaymakam Salâhattin Bey’i de aynı kader çizgisini izleyerek taşra anaforunda kaybolurlar. Sabahattin Ali, idealizmi yok eden bu anaforun iki temel belirleyicisini, Kuyucaklı Yusuf’ta ana metinden ayrılarak, sosyolojik birer dipnot şeklinde kaydetmişti. Bunlardan ilki “rakı”, diğeri de “evlilik”le ilgiliydi. Rakı, taşra hayatını idare eden gizemli bir iksirdi yazara göre: “Bereket versin Anadolunun bu yalnız kendisine mahsus dertleri yanında bunların gene yalnız kendisine mahsus çareleri vardır. Bunlardan en birincisi ‘rakı’dır. Burada felâketzede memur içer; müflis tüccar içer; fena mahsul çıkaran eşraf içer; senelerdenberi aynı köşede bırakıldığı için içerliyen zabit içer ve nihayet karısı ile geçinemiyen kaymakam içer…” (Kuyucaklı Yusuf, 1937, s. 14) İkinci not ise “karısıyla geçinemeyen kaymakam” tiplemesinin toplumsal arka planı için düşülmüştü: “Bizim küçük Anadolu şehirlerimizde bu müzmin evlenme hastalığı daima hüküm sürmektedir. En kuvvetliler bile bir iki sene dayanabildikten sonra bu amansız mikroptan yakalarını kurtaramazlar ve kör gibi, önlerine ilk çıkanla evleniverirler. .… Bu izdivaç mikrobu, evlendikten sonra faaliyetine nihayet vermez. Bilâkis ondan sonra faaliyete başlar. Evvelve birtakım emelleri olan, yükselmek, kendini göstermek, eser vermek istiyen adamlara bir kalenderlik, bir lâkayıtlık gelir. Evde meram anlatmağa ve anlaşmağa aslâ imkân olmıyan seviyesi, ahlâk telâkkisi, dünyayı görüşü ve itiyatları büsbütün ayrı bir mahlûkla daimi bir beraberlik insanı dış hayatta da bedbin yapar ve bütün insanlardan şüpheye düşürür.” (a.g.e., ss. 11-12) Metnin arasına giren her iki notta da Sabahattin Ali’nin yerini sanki Ahmet Mithat Efendi almıştır. Bu Tanzimat mirası sosyolojik şerh yönteminin yol açtığı kimlik değişimi, roman boyunca birkaç defa daha karşımıza çıkacaktır.
1940’lı yılların Halkevi ideolojisinden çok farklı bir düzlemde gelişen “memleket edebiyatı” anlayışı, toplumsal sınıflar arasındaki çatışmayı göz ardı etmeksizin ulusun inşası sorununu temel almıştı.
Taşrada dışardakilerin (yabancıların) içerdekilere (yerliler) doğru yaptıkları uygarlık yolculukları, Sabahattin Ali metinlerinde mutlu sonla noktalanmaz. Çarpışma kesindir. Kasaba ve köy ortamında öğretmen yalnız bırakılır; basit ama etkili senaryolarla itibarı zedelenir. “Bir Skandal”da (1932) öğretmen Nurullah; “Asfalt Yol”daki (1936) isimsiz köy öğretmeni bu çatışmadan yenik çıkarlar ve geldikleri şehre dönerler.
İçerdekilere, yani yerlilere gelince. Sabahattin Ali’nin taşra dünyasında iz bırakmış en güçlü yerli karakter, düşkün hayat kadınıydı. Yerli hayatın temsilcisi olarak yazarın en önemli metinlerinde merkezi bir rol oynayan bu karakterin modern edebiyatımızdaki arketipi, yine Refik Halit’in kaleminden çıkma “Yatık Emine” (1919) ve “Sarı Bal” (1916) öykülerindeki çengi tiplemeleridir. Taşranın yozlaşmış hovarda kültürünü ve bu çerçevede “oturak âlemleri”ni konu edinen söz konusu öykülerde Yatık Emine ile Sarı Bal, dinsel tutuculuğun, bürokratik çürümüşlüğün, iltimasla ve rüşvetle kazanılmış sahte statülerin ortasında birer ahlak anıtı olarak yükselirler. Refik Halit’in bu yaklaşımı Sabahattin Ali’nin öykülerinde de aynı karşılığı bulmuştur. “Gramofon Avrat” (1935), “Hanende Melek” (1937) ve “Yeni Dünya” (1942) başlıklı öykülerin kahramanları taşralı hayat kadınlarıdır. Basık damlı, penceresiz, ahırdan bozma mekânlarda icra ettikleri sanatlarıyla dikkati çeken bu tipler, hayatlarını taşra ethos’unun yozlaşma ile soyluluk dengesi üzerinde kurmuşlardır. Denge son derece hassastır ve haz kültürünün her türlü etik sapmayı meşrulaştırıcı ağırlığıyla bozulabilir. Trajik sonla noktalanan tipik Sabahattin Ali metinleri için bu karakterlerin kırılgan hayatları da uygun bir malzeme dağarcığına sahiptir.
Memleket edebiyatı”, taşra ethos’u olarak kavramsallaştırdığımız mahalli hayatın içinden çıkmıştı. Sabahattin Ali, bu türün başarılı örneklerini verdi. 1940’lı yılların Halkevi ideolojisinden çok farklı bir düzlemde gelişen “memleket edebiyatı” anlayışı, toplumsal sınıflar arasındaki çatışmayı göz ardı etmeksizin ulusun inşası sorununu temel almıştı. Taşra feodalizmini yitik bir cennete dönüştürmeyen, ama toprağa bağlı değerlerin oluşturduğu insani yapıya da bir ağıt yakmaktan geri durmayan bu edebiyat, gerçekçi bir Türkiye panoraması çizmiştir.

Epilog: Memleket Yollarında Bir Kamyoncu

Reşat Nuri, Anadolu Notları’nda bozuk taşra yollarının vazgeçilmez ulaşım aracı kamyon için, “Bu araba mihneti kendine zevk etmiş peygamber ahlâklı Anadolu fakirinin arabasıdır” der. (1936, s. 27) Sabahattin Ali’nin “Kamyon” (1935) öyküsü de bu bilgece söylenmiş sözün etik bir anlatısıdır.
Konya köylerinden bir delikanlı İzmir’de iş bulup çalışmak için yola çıkar. Bindiği kamyonun ücretini veremeyecek kadar fakirdir. Kamyon İzmir’e yaklaştığında muavin ücretleri toplamak için aracı yavaşlatacak, delikanlı da bunu fırsat bilip arkadan atlayıp kaçacaktır. Kamyon sol tarafı uçurum olan dar bir yolda güçlükle ilerlemektedir. Bir ara şoför arkaya dönüp, “Haydi Beyler!” diye seslenir. Delikanlı, ücret istendiğini sanarak hiç duraksamadan yola atlar. Ne var ki bu ters atlayış ona dengesini kaybettirir ve olduğu yerde birkaç defa döndükten sonra başı sivri kayalara çarpa çarpa uçuruma yuvarlanır.
Sabahattin Ali’nin son işi kamyonculuktur. 31 Mart 1948’de Edirne’den peynir getirmek için yola çıkar. Hava yağmurludur. Yanında karanlık yüzlü Ali Ertekin vardır. Yol boyunca pek az konuşurlar. Kırklareli’ne vardıklarında kamyondan inip Bulgar sınırına doğru yürürler. Kamyon geri döner, kamyoncu memlekette kalır.

ekrem ışın
kaynak: oggito.com

9 Aralık 2017 Cumartesi

SARHOŞ BAKIŞLI DEFTER



Güneşin çekindiği uzun kışlardan sonra
Sadece heykelleri okşardı nankör bahar
Elimde köy peyniri şehrin bulvarlarında
Kambur yürüyüşümde kıpkırmızı anılar
                                  
Çamurunu kalbime sıçratan şubatlarda
Maraş Caddesi gibi göle bakardı sular
Okulun penceresi üşümüş çocuklarda
Bir bardak çay hatırına güzelleşirdi dağlar

Yaşamak için erken sanki uzun bir mola
Çok uzun saçlarında sarardıkça zamanlar
Kömür kokusu gibi sızlatırdı burnumu
Kendini bana satan o en güzel yalanlar

Onu sevmek gibiydi - güzel gelirdi bana
Buz gibi akşamları göğe savuran rüzgâr
Dizlerimin bağını çözerdi her satırda
Sevgilinin yüzünü ısıtmayan yazılar

Yeryüzüne indirdim ne varsa aşk katında
El yapımı hüzünler paramparça uykular
Ey şimdi şiirlerde görebildiğim rüya!
Nasıl örtmüş üstünü nasıl unutkan yıllar!



2009
itibar 74  - kasım 2017





7 Aralık 2017 Perşembe

rilke reis

 "Yalnızlardan söz etmemiz insanlardan fazla anlayış beklememizdir. İnsanlar neden söz ettiğimizi anlarlar sanıyoruz. Hayır anlamazlar. Bir yalnızı görmemişlerdir asla; ondan tanımaksızın nefret etmişlerdir yalnız. İnsanlar, onu tüketen komşular olmuşlardır; bitişik odanın onu baştan çıkaran sesleri olmuşlardır. İnsanlar patırtı etsinler, onun sesini boğsunlar diye, eşyaları ona karşı kışkırtmışlarıdır. Narinliği ve çocuksu oluşu yüzünden çocuklar, ona karşı birleşmişler ve o her büyüyüşünde yetişkinlerin rağmına büyümüştür. Bir av hayvanı gibi barınağını sezmişler, uzun gençliği sürekli takip altında geçmiştir. Güçten kesilmeyipte ellerinden kaçtıkça, yaptığı şeylere bağırmışlar çirkin deyip kötülemişlerdir yaptıklarını.Ve o bunlara kulak asmadı mı biraz daha ortaya çıkmışlar yiyeceğini bitirmişler, teneffüs edeceği havayı tüketmişler ve iğrensin diye yoksulluğuna tükürmüşlerdir. Bulaşıcı hastalığı olan biri gibi adını kötüye çıkarmışlar, daha çabuk kaçıp gitsin diye ardından taşlar atmışlardır.Ve yıllanmış içgüdülerinde haklıydılar gerçekten; o gerçekten düşmanlarıydı çünkü.'' 

Rainer Maria Rilke - Malte Laurids Brigge'nin Notları

tolstoy başkan ve sesi


5 Aralık 2017 Salı

full estetik (the assassination of jesse james by the coward robert ford )


"Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde.. fakat daima ödersiniz.. Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz.."


balçığın bileşimi


insan ne taştan, ne tahtadan, ne ottan,
ne buluttan yaratılmıştır;
insan kelimelerden yaratılmıştır;
seslerden, susmalardan, imalardan:
konuşmaktan, konuşmaktan, konuşmaktan…
insan gülmekten, ağlamaktan,
sabah akşam hem kendine, hem Tanrı’ya
sebepli, sebepsiz yakınmaktan,
mızırdanıp durmaktan yaratılmıştır.
korkulardan, kuşkulardan, kuruntulardan;
biraz umuttan, biraz tutkudan, bolca rüyadan,
onmayan, uslanmayan meraktan,
azıcık akıl, azıcık fikir, azıcık izan
ve çokça duygudan yaratılmıştır;
bir çuval bilgiden, bir atım bilgelikten,
icazetli ve icazetsiz bilgiçlikten
ve körlükten, kör kütük cehaletten;
dar kafalılıktan, düz kafalılıktan,
sevimli ve sevimsiz mankafalılıktan…
hakikat karşısında domuzuna inattan,
soyuna, türüne, kendine körce yapışıklıktan,
ve tanrılık taslamaktan ötekine küstahça;
ama kuzu gibi de uzatmaktan boynunu
–altın tasmasıyla caka satarak hem de-
kasabın bıçağına ahmakça.
insan işte bunlardan, bunlardan yapılmıştır
ve kendini aldatmaktan sürekli,
kendini kaybedip, kaybedip, bir daha, bir daha
ve bir başkası olarak keşfetmekten çok defa…
ama insan, bu uyurgezer göktaşı, bu yeraltı ırmağı,
bu, kabukların, katmanların altında akan…
kendini bilmekten yaratılmıştır, aynı zamanda,
kendini bilmekten ve kendisi olmaktan
bin bir kılık, bin bir oyun, bin bir rüya içinde…
bir ölçek özgecilik ve bir ölçek adanmadan,
bir ölçek düşünmeye ve sevmeye cesaretten
ve ölçüsüz, hesapsız muhabbetten,
bildiğimiz, kara buğday unundan yani;
sevgiden, sevgiden, şu, suda eriyen taştan,
su gibi, şeylerin ve tenlerin künhüne sızan
ve girdiği kalbin şeklini alan…
bir de, tanımlanabilen ve tanımlanamayan acıdan,
yol azığı, yol bilgisi, yol türküsü olan acıdan,
suda eriyen ve erimeyen kederden ve ezinçten.
ve bütün bunları, bunları bilmenin,
bunlarla var olmanın verdiği
ağır başdönmesinden yaratılmıştır insan,
büyük ve içkin sarhoşluktan,
büyük ve aşkın uyanıklıktan…
balçığın terkibinde işte bunlar, bunlar ve daha
bunlar gibi, bin bir dağdan toplanıp imbiklenmiş,
otuydu, köküydü, çiçeğiydi,
varlığın bin bir çeşidi vardır.
bunlar var olduğu için de
balçığın tadı acı,
rengi esmer,
tavrı lüzucetlidir.

Cahit Koytak

1 Aralık 2017 Cuma

S A A T L E R cins 27de

  
  Köye gittiğimizde daha eve girmeden o evin kokusunu duymaya başlardım. Temiz ve eski çocukluğun ta kendisi olan bir kokuydu. Birazı minderlerden, kilimlerden, birazı yıllanmış arap sabunlarından, “kesik” dediğimiz bahçedeki elma ağaçlarından, topraktan, taşlardan, farelerin kemire kemire bitiremediği raflardaki dedemin eski kitaplarından, elbiselerden, tozdan yükselirdi o koku ve hala burnumun ucunda bekliyor sanki… Bütün bu karışım ve evi andıran özel kutusunda duvarda asılı duran Serkisof saatin zamanı yumuşatan ve çocuk kalplerimizi başka bir âleme yollayan tik-takları evin ve odaların gerçek ruhuydu ve dedemgili ele geçirmişti. Biz kısa süreliğine o kokuya misafir olurduk. Çok severdim o kokuyu. Nerden yükseldiğini anlayamazdım. Uyumaya çalışırken kokladığım yastıklar kokunun sırrını biraz açardı. Sofradaki yemekler buram buram açık ederdi kokuyu… Tahta kapılardan, dedemin sarığından, “hayat” dediğimiz sofadan, mutfaktan, kapının yanındaki su dolu küpten, ocaktaki alevden, annemin çocukluğundan yükselirdi koku…


.............................................................