31 Ocak 2018 Çarşamba

K HARFİNİN TARAFIMDAN FAZLA KULLANILMASI ve Klasikleri Nasıl Okumalı? karabatak 36'da



....
DemeK Ki o onun dehşetini taşıyacaK temiz yataKlarda
Onun zehrini bebeK şişelerinde saKlayacaK
Hafta sonları Kilise fotoğrafları aKacaK boğazdan
Onları Küçümse

25 Ocak 2018 Perşembe

bodur minareden öte , yusuf atılgan

Sıvasız taş duvara yaslanıp o korkunç sesi bekledim. Buraya gelmeden önce ne gerekiyorsa hepsini yaptım; öğle yemeği yemedim, tıklım tıklım bir otobüste biletçiyi ayağıma bastırdım; bir kadına kaşlarını çattırdım; inerken tıraşı gecikmiş, kahverengi enseli bir adamı 'Yavaş ol be?' diye bağırttım; stadyumun önünde bağırgan kalabalığın arasına karışıp -sol kolum iç cebimin üstünde- kendimi itelettim, kakalattım. Bütün bunlar içimde büyümesini istediğim yılgın kişiyi yavaş yavaş, gittikçe artarak hazırlıyorlardı; ama tamamlanması için bir de o korkunç ses gerekiyordu. Yakın stadyumu dolduran binlerce insanın ağzından yükselen... İşte:
— Heeeeeeeeyy!

Omuzlarım daralır gibi oldu; küçülüyordum. Artık bodur minarenin ötesindeki sokaktan çıkıp gelebilir. Yanına gidip elini tutamam. Uzaktan, ardınca yürürüm. Saçları, onu daha da gençleştiren; tedirgin, ürkek bir çocuk yapan o 'atkuyruğu' dedikleri biçimdedir hep. Bir ucunda, önüne aylak kamyonların sıralandığı, duvarına iri harflerle 'iş bankası deposu' yazılmış, penceresiz, uzun yapının göründüğü ezik zeytin çekirdeği rengindeki geniş alanın kıyısından geçeriz. Sonra caddenin iki yanındaki dükkânların çekilmiş kepenklerinin altında, kaldırıma uzanmış dinlenen kocaman kilitler başlar. Sağdaki sokaklardan birine girer, az ileride sola saparız. Orada, nedense bir şaraphanenin arka duvarı sandığım uzun, yüksek taş duvarın dibinde yürürken ona yaklaşmışımdır. Taş duvarın bitimindeki sokakta soldan ikinci ev arkadaşının oturduğu evdir. Ben köşeye vardığımda o iki basamağı çıkıyordur. Elini kapı tokmağına uzatırken başını çevirir, bakar. İki pazardır bu bakışlardaki pırıltıya her şeyin bozulacağından, biteceğinden korkan bir çekingenlik katıldığını biliyorum. İkimiz de korkuyoruz. O cumartesi gününden beri...

Gene vapurdaydık. Yarım iş gününün kalabalık 13.15 vapuruydu. Haftanın altı günü bu onyedi dakikalık Alsancak yolculuklarında çoğu ayakta kalırdım. Kalabalığın içinde onu aramanın, ikimizden başkasının görmediği kıldan ince köprüyü kurmanın, günün ilk bakışının tadını daha bir yoğunlaştırmak için az gecikir, vapura kalkacağı anda binerdim. Gene ayaktaydım. Kalın sicimden örülmüş raflardan birinin demirine tutundum. Pencerenin yanında oturuyordu. Çevremizi kuşatan bezgin kalabalığın çekildiği, başını ona eğmiş durmadan konuşan arkadaşını artık duymadığı, insanın kırılmaz camlardan sızıp gittiği bir başka evrende kurulu köprünün iki ucunda yalnızdık. Neden her seferki gibi elini saçlarından geçirip yanağına dayamıyordu? Sağ elini saçlarından geçirip yanağına dayadı. Parmaklarının ilk boğumlarından az dışa bükük olduğunu sanki yeni görüyordum. Bütün gün yazı makinesinin düğmelerine basmaktan, diyordum. Bu eli tutup avutmanın dayanılmaz isteği kabardı içimde. Birden elini çekti; kucağına indirdi, öteki elinin altına sakladı. Sanki tutmak istediğim yalnız sağ eliydi. Yazı makinesinin düğmelerine basmaktan büküktü parmakları. İnerken tutup düzeltecektim.

Aşağı, halatın hep aynı kırmızı burunlu adama uzatılmasını, iki kalın tahtanın sürtünmesinden çıkan kısa gıcırtıyı beklerken yanına -sağına- gidip durdum. İlk defa öyle yakındık. Boynu kısalır gibi oldu. Neden uzanamıyordum eline? Bir şeyden mi korkuyorduk? Parmaklarını avucunun içine topladı; birkaç adım öteye ayrıldı, bana baktı. Sanki ''Bozmayalım onu; bitmesin" diyordu. Evet dedim. Utanıyordum.
— Heeeeeeeeyy!

Artık bağırmasalar da olur. Tamamım, gidip elini tutamam. Onu, pazarları bile çalışan bir terzi kız sandığım arkadaşının evine bırakır, dönerim. Yalnız pazarları değil, her gün ondan ayrılınca, ağabeyimin evinde yemek zorunda olduğum, çoktandır benden bıktıklarını bildiğimi açığa vuracağım korkusuyla gitmeden edemediğim akşam yemeklerinin -'saat yedi'nin- yaklaştığı sıkıntısı gelir beni bulur. Bu yarım saatlik sıkıntılar ne geç kaldığım bir akşam ağabeyimin cebinden saatini çıkarıp '-Bu evde akşam yemeği saat yedide yenir. Ondört dakika geciktin' diye bildirdiği, ne de altı yaşındaki yeğenimin, masanın çevresindekileri şaşırtan bir açıklıkla, '-Amca be, senin de iş bulacağın yok ya!' dediği zaman başladı. Daha önceydi. Bu kente, o eve geldiğimin ikinci haftasında bir akşam, yemeği ağabeyim dağıtmadı. Boyalı, dimdik yengemin yanında, salt bana bakmamak için, kaynanasının kendince en kötü parçayı tabağıma uzatan kepçesini görmemek için gözlerini önünde bir yere -belki hep 'Hani benim çatalım?' diye aradığı hafif, aliminyum çatalına- dikmiş, öyle oturuyordu. Kendi çatalıma tutundum. Bana yemeğin kötü yerini vermeyi kaynanasına bırakan ağabeyim, elimden tutup beni ilk sinemama götüren; yaz sonları, gene bu kentteki liseye gideceği gün yaklaştıkça mahalledeki büyücek çocuklara beni döğmesinler diye para dağıtan ağabeyimdi. Belki daha önce, eve ilk girdiğimde iş arama yalanını söylediğime göre, o gece başlamıştı sıkıntım. Yengem boyalıydı, dimdikti; ama gülüyordu. Ağabeyim bana sarılmış; öpmüştü. 'Karın nerede?' diye sordu. '-Yok, dedim. Dün gece bırakmış gitmiş.' Yüzü değişir gibi oldu; hele sesi! 'Şimdi ne yapacaksın burada?' dedi. Toplandım. '-İş arayacağım.' Dedim.

  Bir ay, geceleri bana ayırdıkları küçük odanın karanlığında, onlara varlığımı hatırlatacak bir cılız öksürüğü bile örtünmediğim yorganın arasında boğmaya çalışarak, evlerinde değilmişim, hiç olmamışım gibi uzandığım yatağın altından döşemenin kaydığı, dipsiz bir oyuğa hızla düştüğüm zamanlar oldu. Bu başdöndürücü düşüşleri geçen yazdan beri tanıyordum. Yakın kasabadaki evimde de kimi geceler altımdan döşeme kayardı. Boşluğun ortasında uzanır karımın kıllarına tutunurdum. Hep yanımdaydı; ama ben dört yıl önce onun adını unutmuştum. Ağabeyim: '-Olmaz bu; insan beş yıllık karısının adını unutamaz' derdi. '-Haydi söyle.' Susardım. '-Nasıl olur canım? Kaçırdın mı sen?' Sonra kendi söylerdi onun adını. Herkesin bildiği adıydı. İkimizden başkasının bilmediği bir adı vardı onun; dört yıl önce unutmuştum. Gene de, geceleri, yanımdaydı. Evimiz dağa bakardı. Kasabada her şey, herkes bu yarıbelinden yukarısı çıplak dağa bakar gibiydi. Oturgundu, sağlamdı. Çalıştığım dairede önümdeki kâğıtlardan başımı her kaldırışımda kocaman pencerelerin ötesinde, karşımdaydı. Pencerelerin berisinde şefimiz Salâhaddin Bey otururdu. Çok yemekten, çok konuşmaktan aşına aşına bitmişçesine küçük çenesiyle yaşlı bir kırlangıcı andırırdı. Odaya girenleri 'Oraya, oraya!' diye bizim masalara gönderir; bir de sık sık gözlüğünü silerdi. Büyücek odada beş kişiydik. Yaşamamızı düzenli bir sıkıntı yönetir gibiydi. Kimi aşırı sıcaktan, soğuktan, tüten sobadan, girip çıkanların çokluğundan ya da artık tez eskiyen ayakkaplardan yakınırdık. Aramızda bir yazıcı kız olmasa belki kimsenin aklına gelmeyecek açık-saçık şakalara gülerken bile bezgindik. Geçen yaz bir öğle sonu gözlerimi ter-lekeli bir kâğıttan kaldırınca, baktım Salâhaddin Bey esniyordu. Başı az arkaya kaykılmış, gözlüğünün ardında kırış kırış bir yumukluk, ağzı inanılmayacak bir büyüklükle açıktı. Birden bu yarı-dişli ağızın içinde birşey 'çıt' etti. Kırışıklığı düzeliveren gözlerinin şaşırmış açıklığını, koltuğundan fırlarken çıkardığı o tuhaf sesi hatırlıyorum. Salâhaddin Bey'in çenesi düşmüştü; sarkıyordu. Katılırcasına gülüyorduk. Başka odalardan da geldiler. Salâhaddin Bey'in küçücük çenesini eski yerine yerleştirdiler. Herkesin, günün tekdüze gidişindeki bu beklenmedik değişiklikten hoşnut, gülüşerek kendi yerlerine dağıldıkları, odanın bildik bungunluğuna döndüğü zaman ben hâlâ ona bakıyordum. 'Bu adam artık esnemeyecek' diye düşündüm. Yanağını ovuşturuyordu. Birden bir karanlık bastı içimi. Karşımdaki koltukta oturan, esnerken çenesi düşen Salâhaddin Bey değildi; bendim. İlk o gece kaydı altımdaki döşeme. Sonraları daha sık. Düşerken uzanır karımın kıllarına tutunurdum. Üç ay önce bir sabah müdür, '-Salâhaddin Bey ölmüş. İsterseniz gidin,' dedi, Gittim. Onu indirdikleri çukuru doldurdular. Üstündeki tümseğe yaklaşan imam anasının adını sordu. Kırlangıca benzeyen bir adam '-Huriser' dedi. Bu adı unutamayacağımı biliyordum. O gece düşerken karımın kıllarına gerçekten tutundum. Bağırdı. Sabahleyin yoktu. Dairede müdür masamın önünden geçerken durdu; bir bana, bir karşımdaki boş koltuğa baktı; birşey demeden yürüdü, odasına girdi. Ama ertesi gün söyleyecekti, biliyordum. Masanın üst gözünü çektim; çakımı alıp cebime koydum. Karım öğleyin de yoktu. Tel dolaptan yemek tenceresini çıkardım. Akşamdan kalma biber dolmasıydı. Suyunun üstünde yüzen tek tük yarı-donuk yağ boncuklarıyla iğrenç görünüşü vardı. Beş yıllık yaşamamızın özeti gibiydi bu yemek. Hep öyle az yağlı yerdik. Para biriktirerek aldığımız, kızıl üstüne ak çiçekli minderleriyle parlatılmış cevizden altı koltuğun yerine oyma cevizden, yayları kadife kaplı altı koltuk almak için para biriktiriyorduk. Tencereyi dolaba bıraktım. Gittim yatak odamızdaki bir başka dolabın kapağını açtım. Paraların durduğu kutu yoktu. Ancak o zaman rahatladım. Yedek giysilerimi bir bavula doldurdum, evden çıktım. Dağ oradaydı. Bana bu katı, oturgun kabarıklık değil, kıpırdak bir deniz üstü düzlüğü gerekti. Sokak kapısını kilitledim mi, bilemiyorum.

  Kasabadan kaçmadım ben; düpedüz buraya geldim. Denize, ağabeyime diyordum. Oysa daha ilk gece yalan söylemiştim ona. Sonra sözde iş aradığım günler başladı. Sabahları, tavana yakın dar-uzun pencerenin ancak loşlaştırdığı odadan çıkar, ayakkaplarımı giyerken açılıp kapandıkça gıcırdayan bir kapı daha olduğunu bilmenin çekingenliğiyle bir an duraksardım. Gene de çıkardım evden; insanların kaynaştığı yerlere doğru yürürdüm. Doğrusu onlara güvendiğimden değildi bu gidişlerim; karşılıklı bütün olanaklarımızı kullanabilmek için bir çeşit 'hazırım ben' demekti. Ama her şey kendiliğinden olsun istiyordum; bıraktıktan sonra... Kimseyle konuşmazdım. Çoğu günler bir vapurla Karşıyaka'ya geçerdim. Orada, denizin üstüne uzanan, artık işlemediği belli bir gazinonun altına otururdum. Deniz ayaklarımın dibindeydi; pisti, kokardı. Suyun sürekli yalamasına direnen eski gazinonun kalın, yosun tutmuş ayaklarının, kıyıdaki yeşilimsi taşların dayanma güçlerine şaşıyordum. Gene de gelip beni bulan ineklere kızdığım, irice çakılların üstüne oturmaktan kabalarımın acısını duyduğum, içimin kazıntısında az yağlı yemekleri bile aradığım zamanlar vardı. Kendini öldürenlerin yaşamayı aşırı sevenler olduğunu düşünürdüm. Sonra birgün "yarın" diyebildim. Denizde olacaktı. Yanımdaki sığlığın yosunlu, sinsi sokulganlığında değil, ötelerin derinliğinde diyordum. Ötekilere benzer bir gündü; ama ben iskeleye yaklaştıkça değişir gibiydim, İnsanları gerçekten görüyordum. Eskiden, vapurda biletini uzatırken bile başını pencereden çevirmeyen adam sanki ben değildim. Boyuna onlara bakıyordum. Belki giderayak umutsuz bir çağrıydı; ama kimsenin aldırdığı yoktu. Direnerek baktığım biri gözlerini benden kaçırırken kaşlarını çattı. Yoksa artık aralarında olmadığımın farkında mıydılar? Ertesi sabah ayakkaplarımı giyerken gene duraksamam, kapı gıcırdayacak diye çekinmem tuhaftı. Son günümde bile kurtulamıyordum. Kapıyı çarpmadan kapadım. Daha orada "Öyleyse yarın" dedim. Ertesi gün çıkarken kapıyı çarpacaktım.

Üçüncü kere "Yarın" dediğim gündü. Karşıyaka'da bindiğim vapur başka günlerdekinden daha çabuk doluyordu. Saatıma baktım: 17.10'du. İşten dönenlerdi bunlar. Karşımdaki boş sıraya iki kız, iki erkek oturdu. Kızlardan esmerinin çekikçe, ışıklı gözleri vardı. Böyle gözleri olan bir insanın uyuyamayacağını, onları kolayca kapayamayacağını düşündüm. Konuşuyorlardı. Belki bol sinekli, bungun odaların birinden çıktıkları için sevinçliydiler. Kara, yapışkan gözlü erkek yanındaki sarışın kızın kulağını eğildi, birşey söyledi. Kızın yavaş sesle '-Kucağına otur da öğren' dediğini duydum. Öteki kızla tam o zaman karşılaştık. Açık-saçık fıkralar anlatılan tozlu odalara yakışmayacak, temiz, güzel bir yüzdü, -Birden karımın unuttuğum adını hatırladım, -Ötekilerden uzaklığında bir gösteriş, ikiyüzlülük, şirretçe bir kendini -savunma yoktu. Onların ötesinde olduğunu bilmenin hoşgörüsüyle bakıyordu. "Böyle onlar, diyordu. Ben onlarla birlik yaşamak zorundayım." Onları bilir gibiydim. Yapışkan erkeklerdi; onların yapışkanlığıyla övünen kızlardı; kucağına çekivermek için ilk kıpırtıyı karşısında duran dişiden bekleyen, cıvımaya istekli, sallantılı ağırbaşlılığıyla onu bir harf yanlışından ötürü azarlayan müdürdü. Onun odasından çıkınca içeride olanların belirtisini yüzünde arayan. gördüklerini sanan insanlardı. Çağırdım onu "Geceleri uyuyamayan, gündüzleri boyuna yazımakinasının önünde oturan birinin arada çekileceği bir sığınağı olmalı. Hazırım ben." diyordum. İnanmadı. Yüzünü arkadaşına döndürürken "Sen de onlardan biri değil misin sanki!" der gibiydi. Üzülmedim. Bir gün inanacaktı. Başımı çevirince pencereden denizi gördüm. Birden kıllarımın dibi ürperdi: geçti Artık yeniden vardım. Vapur yavaşlayıncaya, o kalkıp '-Haydi hoşça kalın' deyinceye dek denizin üstündeki şıkır şıkır parıltıya baktım durdum. Ondan az sonra kalktım. Evini öğrenecektim. Aşağıda, kalabalığın içindeydi. Gözlerimi atkuyruğu biçiminde toplamış saçlarına iliştirdim; arkasından yürüdüm. Dörtköşe taşlar döşeli uzun bir sokağı, arabaların kaynaştığı dar bir alanı, bir demiryolunu geçtik, "Arkasına bakmasa" diyordum. Bakmıyordu. Üstleri teneke kaplı kocaman yapıların önünden geçtik; soldaki sokağa saptık. Birden minareyi gördüm. Olduğum yerde durdum, o yürüyordu. Minare karşımdaydı. Çökeceğinden korkularak yıktırılan bir eski yapıdan arda kalmış kalın tahtalardan yapıldığını sandığım, üstüne bir kumru kanadının gölgesi düşmüş de yapışık katmışçasına koyu kurşun rengine boyalı bir bodur minare sanki beni onun sokağına girmekten, oturduğu evi öğrenmekten önlüyordu. Hiçbir sallantının yıkamayacağı eskimiş sağlamlığındaki kendine güvendi belki beni tutan. Onun ötesindeki sokağa giren kızın ardından gitmeden; geriye döndüm. Karşıma dikilen bodur minare belki bir bahaneydi; onu, evini bilmeyi değil düşünmeyi istiyordum. Düşündüm de. Yoksul sokakta tek katlı bir evdi. İki penceresinde ikişer saksı duracaktı. İşten dönünce çiçekleri sulardı ilkin. Akşamlan sofrayı o kurardı. Annesi, '—Kızım benim, derdi Bir tanedir.' Babası... Babasını geçiyordum. Kendinden küçük dört kardeşi vardı. En çok sekiz yaşındaki üçüncü kardeşini severdi Bu gece ona elişi kâğıdından bir insan oyacaktı. Çocuk maviyi severdi; mavi kâğıttan oysun da şaşırsın. '-Abla, bana benziyor bu' desin istiyordum. O zaman eğilip onu burnunun ucundan öpecekti. Hep orasından öperdi Çocuğun parmaklarının üstüyle burnunu kaşımasından hoşlanıyordu. İki kardeşiyle birlik yattığı odada, her gece gelip onu bulan uzak tiren seslerini duymadan bir saat düşünecekti. "Bir saat sonra uyuyacak" diyordum. Önemliydi bu. Uyuyacaktı. O gece altımdan döşeme kaymadı.

 Ertesi gün öğle sonu, bir aydır ilk defa ayakkaplarımı boyattım. İskelenin bekleme yerine girip açık pencerelerden birinin önünde durduğumda erkendi daha; bizi götürecek vapur uzaktan, gittikçe büyüyerek yaklaşıyordu. Arkamdaki alçak sesli uğultu o yaklaştıkça artıyordu Dönüp bu uğultuda onu görüvermenin sabırsızlığıyla doluydu içim; ama tutuyordum kendimi, bakmıyordum. İçerde görecektim. Vapur geldi, durdu. Uğultunun çekilmesini bekledim; yürüdüm. Yukardaydı; kalabalığın içinde geziniyordu gözleri; beni görünce durdular, artık aramadılar. Birden içten dışa bir sevinç sardı beni. Gece uyumuştu. Esirgeyen bir bakışı vardı bana; sanki ayakta kaldım diye üzgündü. "Aldırma, yorulmam ben" diyordum. Büyüyor gibiydim; ama bu kapağı açılan tencereden çıkan dumanın dağılgan, gevşek büyümesi değildi; katılaşıyordum. Elim, tutunduğum demirden daha yoğundu; sıksam hamurlaşacaktı. Ayakta kaldım diye üzülen bir insan vardı dünyada artık. "Salt geceleri uyuman için olacağım ben" diyordum. Gündüzleri tekdüze bir tıkırtıda bunaldığın zaman seni vapurda bulacak birini düşünmen için.

— Çınarlı'ya nereden gidilir kardeş?

 Kara, gür bıyıklı bir adamdı. Kasketliydi. Sağ kolumu uzattım.
 — Burdan, dedim.

 Birşey daha soracakmış gibi az durdu; sormadı, yürüdü. Önümden hızla bir taksi geçti. Neden gecikti bugün? Elimi saat cebine götürdüm. Üç gündür saatımın yokluğuna alışamadım. Bir yağmurluk almak için satmıştım onu, daha alamadan; havalar iyice bozsun diye bekliyorum. Ayakkaplarım da yıprandı, ama yenisini alamam, bitpazarından az giyilmiş bir çift alabilirim ancak. Evde, dış kapının yanında duracak yeni ayakkabılarıma bakıp baş sallayacaklarını düşünmekten, boyuna bunu düşünmekten korkuyorum. Bir taksi daha geçti önümden. Burada onu beklediğim ilk pazar işlek caddenin bu tenhalığını yadırgadığımı hatırlıyorum. Öğleye değin, içimde o gün göremeyeceğimi bilmenin sıkıntısı, deniz kıyısında balık tutanları seyretmiştim. Öğleden sonra dayanamadım, belki çıkar umuduyla geldim buraya dikildim. Çıkarsa, ummadığı bir gün onu beklediğimi görüp şaşıracaktı. Salt bu sevinçli şaşırmasını görmek için, diyordum. Kalçalarım ağrımaya başladığı, yaslandığım duvarın gölgesi uzaya uzaya caddenin ortasına vardığı zaman çıktı sokağından. Beni görünce daha bir ışıldadı gözleri, duraksadı, ama dönmedi. Artık gerçekten inanıyordu bana. Önümde, yanaşıp konuşmayacağımı bilmenin rahatlığıyla yürüyordu. Arkadaşının evine girince döndüm. Bundan böyle yalnız vapurda, vapurdan bodur minarenin berisine dek süren kısa yolculuklarımızda değil, pazarları da görecektim onu.

  En iyisi vapurlardı. Sağ elini saçlarından geçirip yanağına dayardı. Kimsenin göremediği, iki ucunda yalnız kaldığımız o kıldan ince köprüyü kurardık. "Biliyor musun, beni yokluğun eşiğinden sen çevirdin. Birbirimiz için varız biz." derdim. Kendimi ona gerekli yapmaya uğraşıyordum belki. Dünyada ötekilerin de oluşunu bağışlıyordum. Vapuru yapan işçiler, yüzdürenler, onu iskeleye bağlayan kırmızı burunlu adam, ekmeğimizi pişiren fırıncı, ağabeyim, herkes biz olalım diye vardılar. Bizim için elbirliğiyle bu kısa yolculukları hazırlıyorlardı. Artık bu yolculuklar için yaşar gibiydim. Her şeyi ona göre değerlendiriyordum. Saatıma baktıkça, "En azından iki aylık vapur parası eder" diye düşünüyordum. Paramı çalacaklarından korkuyordum; kalabalığın içine karışınca sol kolumu iç cebimin üstüne bastırıyordum. Salt param olmadığı için vapura binemeyeceğim olursuzluğu korkunçtu. Uyuyamadan yattığım geceler en ince ayrıntılarına dek düzenlenmiş hırsızlıklar kurardım. Nedense düşlerimde bile sonunda hep tutarlardı beni, kaskatı bir gönül darlığıyla uyanırdım. Param azaldıkça tedirginliğim artıyordu. Sabahları büyük gara gitmeye başladım. Elinde çantası trenden inen birini gözüme kestirir, çekinerek yaklaşırdım. '-Bayım, çantanızı taşıyabilir miyim?' Bana bir bakar, geçip giderdi adam. Korkuyla karışık ağlamaklı bir duygu kaplardı içimi. Sonraları kurnazlaştım. Parayı, ancak onların kazandıkları yoldan, kurnazlıkla kazanmam gerekiyordu. Bütün yılgınlığımı bakışlarıma yükler '-Öğle yemeği yemem gerek bayım, çantanızı taşıyabilir miyim?' derdim. Şaşmaz bir yoldu bu; taksiye girerken yüzünde bir açı doyurmanın mutluluğu; elime bir kâğıt para tutuştururdu. Bağışlanmaz ikiyüzlülüğümü bile bile gene de avutuyordum kendimi. "Yaptığımın bir ayrımı var onlarınkinden" diyordum. "Onlar gidiş-dönüş bir vapur parasıyla yetinmiyorlar; vapuru satın almaya çalışıyorlar. Oysa ben ağabeyimin evine, akşam yemeklerine bile katlanmıyor muyum?" Gene de gider, bir gezici balıkçıda öğle yemeği yerdim.

 İnsan ötekilerin oluşunu bağışlayınca bir bakıma onlara benzemekten kurtulamıyor. Elini tutmak istediğim cumartesi gününün geleceği bir hafta öncesinden belliydi; ama o zamanlar farkında değildim bunun. Kurduğumuz köprüde ona daha bir yaklaşmak bu, diyordum. Kimi günler "Atkuyruğu saç sana iyi gidiyor" derdim. "Dudaklarını da mı boyuyorsun? Başkalarında sevmem; ama seninki iyi, yaraşmış sana." "Neden bu kadar güzelsin sen! Ne olur, biraz çirkinleş" anlıyor muydu? Kendi ucundan tedirgin bir bakışı vardı bana. Sonra o cumartesi geldi. İlk boğumlarından az dışa bükük parmaklarını tutup avutmak istediğim bir bahaneydi, biliyordum artık. İki haftadır içimde bir utançla çıkıyorum karşısına. En kötüsü o da utanıyor. Cumartesinin yürek pekliğini yitirdi; gidip elini tutsam şaşmayacak. Dün sokağına girerken bakışındaki umutsuzluğu unutamıyorum. İki haftadır kaçınılmaz bir sondan korkar gibiyiz. Her şeyin eskiden denenmiş bir çıkmaz yola gidişindeki kesinliğin önüne geçemeyecek miyiz? Yok mu kurtuluş? O ne yapıyor bilmiyorum; ben uğraşıyorum. Ötekileri ayağıma bastırıyor, kendimi iteletip kakalatıyorum. En iyisi onlardan yılmak, ama kısa ömürlü bir yılgın yaratabiliyorum ancak. Geceleri pis düşlerim başlıyor. Sözde burnunun ucundan öpmek için eğiliyorum yüzüne, oysa dudaklarını öpüyorum. En kötüsü dudaklarını çekmeyişi; ağzıma bırakıyor onları. Uyanınca ağlamak istiyorum. Bomboş, korkarak altımdan döşemenin kaymasını bekliyorum. Kaymıyor, ama hep tetikteyim, bekliyorum.

   Neden gecikti bugün? Yoksa çıkmayacak mı? Hasta mı? Kalçalarımda onu ilk beklediğim günün ağrısı var. Bodur minare hep böyle, yorulmadan dikiliyor. Gözlerimi onun üstünden indirdim. Karşı sokağın ağzında bir çocuk durmuş bana kakıyordu. Arkasından itilmiş gibi koşarak geldi, elini uzattı. 

 — Ablam gönderdi bunu, dedi.

 Kâğıdı aldım. Hastaydı demek. Çocuk geldiği gibi koşarak gidiyordu. Bağırıp durdurmak, bir şey sormak isteği vardı içimde; ama aklıma bir soru gelmiyordu. Kâğıdı açtım, okudum: "Bir gün boynuna sarılıvermekten kendimi tutamayacağım; güvenemiyorum artık. Her şeyin bozulmaması için tek çıkar yol var: Buradan gitmek. Ben de onu yapıyorum; bir yüksek okula girmek için bugün başka bir kente gidiyorum."

Gitmişti demek. Birden toprak yarılır gibi oldu. Acısız bir kasılmada, yüzümün derisi gözlerimin çevresine toplanıyor, yığılıyordu. Gözlerimi kaparken son gördüğüm benimle birlik düşen bodur minareydi. Dipsiz, kapkara bir oyukta korkunç bir hızla iniyorduk. Sıvasız duvar sırtımı acıtıyordu. Sonra hep birden durduk. Gözlerimi açtım. Bodur minare, üstü teneke kaplı yapılar, ezik zeytin çekirdeği rengindeki alan, dörtköşe taşlar döşeli cadde, çevremdeki düzenin içinde kaskatı, yerliyerindeydiler. Sırtımdaki ağır duvarı temelinin üstüne indirdim; yürüdüm.

üç kez seni seviyorum diye uyandım



Üç kez seni seviyorum diye uyandım
Tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
Bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.

Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.

Sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
Sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
-Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum.

Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.

Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.

Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.


ilhan berk

24 Ocak 2018 Çarşamba

lord shen reis


"mutluluk kazanılır. ben de benimkini kazanacağım" diyordu lord shen kung fu panda 2'de.

 " izler iyileşir''e "hayır,yaralar iyileşir" diyordu

23 Ocak 2018 Salı

evvel zaman içinde


Her ağacın arkasından karşıma siz çıktınız
Öylesine çoktunuz ki bunaldım yalnızlıktan
Rüzgarınız esiyordu dağ taş deli gibi
Savruldu kulelere dayadığım merdiven

Her köşebaşından karşıma siz çıktınız
Öylesine yoktunuz ki ağladım deliye döndüm
Kanınızla incelen taşlar yüzüyordu
Eski denizleri andıran bulutlarda

Sayısız gitmiştiniz ne yazık
Evvel zaman içinde gibiydiniz
Uzandım yerden usulca aldım gökyüzünü
Siz atmıştınız

Oktay Rifat

22 Ocak 2018 Pazartesi

yakıntısı


Ey kahraman deniz, ne zaman düşünsem karşımdasın ölçüsüz yalvaçlığınla!.
Ey en tatlı sevilişi yaşamış kadınların!..
Büyük karanlık çöküyor ve hâlâ eksiklerim var benim.
Bu uçurumsuz ve deneysiz gidip gelmelerde.
"bacağıma bıçak sokuyorum" Etimin ağır ağır düzelmesini, yenilenmesini onun o gizli ve kutsal savaşını hazla izliyorum. Sonra bir daha."
Yabancı bir canın yaşarlığı hep köşebaşlarında,
doğumum, durmadan doğumum başlıyor benim...


Ey bilene bilene tükenen bıçak!.
Bir şeyler yap,
Eskimeden gökyüzünün kutlu maviliği...


Turgut Uyar

21 Ocak 2018 Pazar

bizim



Canlar canı dosta giden
Kahır dolu yollar bizim
Sevdamızdan sual eden
Sevda bilmez kullar bizim

Samanyolu sarı diken
Gün devşirir yıldız eken
Bizden kopup bize akan
Ay üstünde seller bizim

Harap olmuş uyku evi
Düşe batmış paslı çivi
Yanıp gitmiş gökte mavi
Yere yağan küller bizim


Ülkü TAMER

18 Ocak 2018 Perşembe

müslüman saati



  İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. “Saat”ten kastımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslubuna göre de “saat”lerimiz ve “gün”lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziya[1]ları tayin eder. Madenden sağlam kapaklar altında saklı tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan aşağı yukarı bir sıhhatle[2], haberdâr ederlerdi. Zaman sonsuz bahçe ve saatler orada açan, gâh sağa gâh sola meyleden güneşten rengârenk çiçeklerdi. Yabancı saati kuşatmasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, çeşitli vakitlerin kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, azîm[3] bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik “gün” tanınmazdı. Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslüman’ın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin olaylarını bu saatlerle ölçtüler.

   Gerçi, astronomik hesaplara göre bu “saat” iptidaî ve hatalı bir saatti, fakat bu saat hatıratın kudsî saatiydi. Güneş saatinin adetlerimiz ve işlerimizde kabulü ve ezanî saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkithanelere bırakılmış battal bir “eski saat” haline gelişi, hayata bakış tarzımızın üzerinde korkunç bir tesire sahip olmamış değildir. Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş ilgisiz dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatımızı sonu meçhul bir düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanınmaz bir hale getirdiler. Yeni “ölçü” bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda darmadağın ederek, eski “gün”ün bütün setlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni “gün” vücuda getirdi.

   Bu Müslüman’ın eski mesut günü değil, sarhoşları, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve nihayetsiz günüdür. Unutulan eski saatler içinde eksikliği en ziyade hasretle tahattur[4] edilen saat akşamın on ikisidir. Artık “on iki” solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin Müslümanlara hitap ettiği, sokakların lâcivert bir sisle kaplandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların mahzenlerden çıkıp uçuştuğu o müessir[5] ve titrek saat değildir. Akşam telâkkisinden koparak, gâh öğlenin hararetinde ve gâh gece yarılarının karanlığında mevhûm[6] bir zamanı bildiren bu saat, şimdi hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır. Yeni saat, Müslüman akşamının hüzünlü ve gösterişli dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı “gün”ün getirdiği geçim şekli de bizi fecr âleminden uzak bıraktı. Başka memleketlerde fecri yalnız kırdan şehre sebze ve meyve getirenlerin ahmak gözleriyle ıstırap çekenlerin şişkin kapaklar içinden bakan kırmızı ve perişan gözleri tanır. Bu zavallılar için fecrin parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin kanlı ilmeğini aydınlatan bir ziyadır. Hâlbuki fecir saati, Müslüman için rüyasız bir uykunun sonu ve yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en ilâhî anlamı veren o muhayyirü’l-ukul mimârî[7]yi anlamış değillerdir. Esmer camiler, fecrden itibaren semavî bir altın ve semavî bir çini ile kaplanır ve İslâm ustalarının bitmemiş eserleri o saatte tamamlanır. Bütün mâbetler içinde güneşten ilk ziya alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir.

   Şimdi heyhat, eski “saat”le beraber akşam da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor.

   Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.


Ahmet HAŞİM



Dergâh, c.I, nr.3, 16 Mayıs 1337/1921
(Bu yazı Dergâh Edebiyat Sanat Kültür Dergisi’nin Cilt: I Sayı: 4 / Haziran 1990 tarihinde 19’uncu sayfada yayımlanmış olan metin gözden geçirilerek az da olsa yeniden sadeleştirilmiştir)

[1] Işık.
[2] Dorulukla.
[3] Büyük.
[4] Hasret.
[5] Etkili, tesirli.
[6] Bilinmeyen, gizli.
[7] Akılları hayrette bırakan mimari
.

14 Ocak 2018 Pazar

rinna rinna nay



melengecin dalında çifte sığırcık diley çifte sığırcık
ciğerime ateş değdi öley diley öley gencecik
zehir pamuk ırgatlığı gavur gündelikçilik

rinna-rinnan-nay
yüreğim bölündü lay
damarlarım delindi
kan gider kan gider

melengecin dalında çifte saksağan diley çifte saksağan
boynumda dönüp batır öley diley şol kahbe devran
ağlarım bir yandan kan kusarım bir yandan

rinna-rinnan-nay
ellerim kırıldı lay
gözüm seli duruldu
kum gider kum gider

melengecin dalında çifte güvercin diley çifte güvercin
eğnimde göynek yok öley diley ayağım yalın
ölürsem kahrımdan öldüğüm bilin

rinna-rinnan-nay
yollarım kapandı lay
bulutlar parçalandı
gün gider gün gider

melengecin dalında çifte ispinoz diley çifte ispinoz
azıktan yetimim öley diley katıktan öksüz
dirliksiz düzensiz hanidir hürriyetsiz

rinna-rinnan-nay
künyemiz yazıldı lay
kervanımız dizildi
can gider can gider


attila ilhan

13 Ocak 2018 Cumartesi

howl


Gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini,
zenci sokakların şafağında gördüm onları bozuk kafalarıyla mal ararken,
gecenin makinesinde yıldızlı dinamo ile eski cennetsel bağ için yanıp tutuşan melek kafalı hipsterler,
...yoksulluk ve paçavralar ve sahte gözlerle şehirlerin üstünde yüzen sıcak suyu olmayan ucuz odaların doğa üstü karanlığında yükseğe doğrulup sigara içerken jazzı seyredenler,
Yaradan’ın cennetinde zihinleri apaçık olanlar aydınlatılmış ucuz çatı katlarında ve yeraltlarında Muhammed’in dolaşaduran meleklerini görenler,
Arkansas ve Blake-ışığı trajedisi arasından parlak ifadesiz halüsinatif gözlerle bilgi savaşının üniversitelerinden geçip gidenler,
akademilerden delilik ve ahlaksızlığa düzdükleri methiyeleri kafatası üzerindeki pencerelerde yayınladıkları için tekmeyi yiyenler,
parasını çöp sepetlerinde yakarak ve dehşeti duvardan dinleyerek tıraşsız odalarda don gömlek sinenler,
apış arasındaki marihuanayla Laredo’dan dönerken New York’da içeri tıkılanlar,

ucuz otellerde ateş yiyenler ya da Paradise Alley’de terebentin içenler, ölüm, ya da geceden geceye gövdelerini arafta bırakanlar,

.....................................


https://sibiryaberberi.blogspot.com.tr/2011/03/uluma.html

7 Ocak 2018 Pazar

ben kandan elbise giydim hiç değiştirsinler istemezdim sezai karakoç



Kendinden birşeyler kattın
Güzelleştirdin ölümü de
Ellerinin içiyle aydınlattın
Ölüm ne demektir anladım
Yer değiştiren ben değildim
Farklılaşan sendin
Sendin bana gelen aynalarla
Sendin bana gelen sendin
Artık ölebilirdim
Bütün İstanbul şahidim
Ben kandan elbiseler giydim
Bundan senin haberin var mı


6 Ocak 2018 Cumartesi

"sonsuzluğun yaptığı gibi"



"Ayrıca insanoğlu bir durumu değiştirmeden göremez, çünkü bakışı nesneyi dondurur, yıkar ya da yontar, ya da sonsuzluğun yaptığı gibi,nesneyi kendine benzetir. Ancak sevgi,kin,öfke, korku, sevinç, tiksinti,hayranlık, umut, umutsuzluk içinde doğru olarak ortaya çıkar insanoğlu ve dünya. " 

"Ozanlar konuşmaz; susmaz da: Bambaşka bir şeydir onların yaptığı. "


sartre - edebiyat nedir?



4 Ocak 2018 Perşembe

sergio leone hakkında mülahazalar


Sergio Leone, 1929′da Roma’da bir sessiz film yönetmeninin oğlu olarak dünyaya geldi. 1948′de Bisiklet Hırsızları (Ladri di Biciclette, 1948) filmiyle yönetmen yardımcılığına başladı. İşbilir ve hayalgücü zengin bir kişi olarak aranan bir yönetmen yardımcısı oldu (toplam 58 film). Özellikle McCarthy’cilik yüzünden İtalya’ya kaçmış Amerikalı yönetmenlerle çalıştı. (Wyler’ın Ben-Hur’u Wise, Zinnemann..) 1959′da Gli Ultimi Giorni di Pompei yönetmeni Mario Bonnard hastalanınca, senaryoda imzası da olan Leone filmi tamamladı. Ardından yönettiği (Il Colosso di Rodi) bir “Antik Western” olarak büyük ticari başarı kazandı. Daha sonra Aldrich için Sodom and Gomora senaryosunu yazdı. Ancak yönetime katılması tepkiyle karşılandı. Filmde ikinci yönetmen mi, yoksa ikinci ekibin adı silinen yönetmeni mi olduğu belirsiz kaldı. Her durumda, bir eskiçağ filmleri ustası olarak doğmuştu artık.
ABD’ye yaptığı bir yolculuğun ardından kendi yolunu çizdi. 1964′de Bob Robertson takma adıyla, Roberto Roberti takma adını kullanan babasına bir saygı olarak, bir avuç parayla Per un Pugno di Dollari‘yi çekti ve Spaghetti Western’in yaratıcısı oldu. Bu tür, bir 10 yıl beyazperdeleri sardı. Bu çizgideki filmlerini 1973′te yapımcı olarak çektiği Il mio nome e Nessuno ile noktaladı; bu filmin yorgun kahramanının tek isteği silahını atıp köşesine çekilmekti. Bu arada Per Qulche Dollari in Piu (1965) ve Il Buono, Il Brutto, Il Cattivo (1966) ile önceki türünü sürdürdü ve “dolar”üçlemesini bitirdi. Uluslararası bir üne ulaştı ve Batı’da Kan Var‘ı çekti (C’era una Volta in West, 1968). Senaryosunu Bertolucci ile birlikte yazdığı bu film, western üstüne vasiyetnamesini oluşturdu. Daha sonra Yabandan Gelen Adam‘ı yaptı (Gui la Testa, 1971)  Amerika’yı konu olan bu yeni üçlemenin son filmini çekebilmek için yapımcı olarak birkaç film gerçekleştirmesi gerekti.
Raul Walsh, 1965′te “Western bitti, seyirci artık istemiyor” diyordu. 1968′de Batı’da Kan Var Fransa’da 13.5 milyon seyirci topladı. Tasfiyeci görüşler, hemen filmin kopya ve taklit olduğunu haykırdılar. Unuttukları, ABD western’inin de üzerinde oynanan geçmiş tarihin yüceltilmiş görüntüsünden başka bir şey olmadığıydı. Western’de Batı; “Amerikan rüyası”nı temsil eder: Yeni bir ülkede yeni bir insan. Kendi halinde yaşayan sağır çobanı, kahraman ve “fatih” kovboy halinde dönüştürülmüştür. Gelenek ve görenekleri, değer yargıları ve giyim kuşamının tarihsel gerçeklere ters düşüşü ve çarpıtmalar artık önemli değildi (kızılderili soykırımını haklı göstermek gerekliydi)… İşte Leone bu düşsel Batı görüntüsünü altüst etti. Sakallı, uzun saçlı, hırpani, üstü başı kir pas içinde tipleri anlattı. Bu kişileri harekete geçiren temel etmenler, çıkar, açgözlülük ve korku oldu. Tüm eylemleri acımasız bir şiddete dayandı. Bunda haklıydı ama tiplerine gösterdiği titizlik, öyküyü aşar durumdaydı. Çünkü ona göre “Western, bir film türü olmaktan çok, düşlerimizin yurdudur.” Gerçekten de Leone’de gerçeklik, onun kendi evrenine uyarlanmış durumdadır. Yönetmen sağlam bir yapı içine düşüncelerini ve hayallerini yerleştirmektedir.
Eskiçağ filmleri ve Western’lerden oluşan Leone’nin sineması geniş kitleye dönük bir sinemadır. Bu kitlenin istediği nedir? Gösteri, büyük heyecanlar. İtalyan duyarlılığı, burada onur kavramı ve öz duygusunun egemenliği altına girer. Bir kaç dolar için’de ve Batı’da kan var’da anlatılan aile intikamıdır. Daha geniş bir çerçevede bakarsak, Leone hep çatışmaları ve trajik biten uzlaşmazlıkları konu edinir. Sonlarda düelloların yer alışı kuraldır. Hesaplaşma, “Rosa del conti” öyküyü açıklığa kavuşturur ve haklı çıkarır. Bu baştaki dayanılmaz acıyı (kız kardeşinin iğfali, erkek kardeşin öldürülmesi) gideren gerçek bir arınma bölümü olur. Geçmişin anısı (Leone “geriye dönüş” ten yararlanır ve bunu kötüye kullanır) onu silen bugüne kılavuzluk eder.
Kemer tokası bağlanmıştır. Son sahne hep belli bir mekan da geçer. (İyi, Kötü ve Çirkin’de mezarlık Batı’da kan var’da yuvarlak avlu): Evrenin simgesi antik arenadır bu; orada insanın tutkuları sonsuz bir trajedi biçiminde canlanır. Bu bölümlerde aşırı bir tiyatrolaştırma, başkahramanların büyük bir soğukkanlılık içinde görkemli sunuluşları (Eastwood, Van Cleef) kaçınılmaza doğru zorunlu yürüyüşü yansıtan törensel bir ağırbaşlılık, buna eşlik eden uzun bekleyişler ve kısa parlamalar, çevrinmeler ve omuz çekimleri söz konusudur. Leone, “yavaşlatılmış hareket”ten yararlanarak filmin ya da kimi sahnelerin süresini uzatarak, ayrımları genişletme ve yayma yoluna gider. Yabandan Gelen Adam‘da Rod Steiger’le James Coburn’un ilk karşılaşmaları 30 dakika sürer!
Bu dizge içinde, giriş bölümü temel bir işlev taşır. Filmin atmosferi bu bölümde kurulur. Bu “dolar üçlemesi” için de geçerlidir: Jenerik, gözkamaştırıcı güneş, çok kısa ve hemen hemen sessiz çekimlerin art arda gelişiyle, görüntü önceliğinde, filmin sonunda çözüme bağlanacak sorun sergilenmiş olur. Her şey yerli yerine oturur. Burada dramatik ve lirik operadaki ilke uygulanacaktır: Her kahramana özgü müzik temaları, filmde zaten ya birbirine bağlıdır ya da çatışır. Müzik (hep Ennio Morricone’nin imzasını taşır) olay örgüsüyle hey aynı biçimde eklemlenir; eşlik eder ama yorumlar da; anlatı sürecinin bir parçası olur.  Çekimden önce bestelenir, çekim sırasında parçalanıp dağıtılır! Batı’da Kan Var, efsaneler Batı’sına vadayı dile getiren bir müziğe dayanarak çekilmiştir. Son görüntü için kamera, tren yolundaki erkeklere içecek veren C. Cardinale’yi çerçeveye alır; yani uygarlık gelişmektedir. Sonra sağa doğru bir çevrinme yapar; kovboy J. Robards can çekişirken, öcünü alan yalnız adam Bronson uzaklaşır.
Western’lerde o güne dek genellikle yer verilmeyen kadın, burada büyük önem taşır. Başta fahişe olan bu tip, filmin sonunda aşağı yukarı bir genel ev sahibesi durumundadır. Cardinale tipi, özet biçimde, Batı’nın fethinin kadınlar düzleminde gösterilişidir. Yarın, aile gelecek ve kadın egemenliğine dayanacaktır. Salt erkekler arası oyunlar bitmiştir; kin ve dostluk, güvensizlik ve dayanışma arasındaki bulanık ilişkiler bitmiştir. İnançsız ve yasasız, geçmişsiz ve geleceksiz bu toplumdışı kahramanlar, düşmanca ya da grotesk bir çevre içinde sürekli kulağı kirişte “kim var orada?”larla yaşayan bu yalnız kurtlar artık son bulmaktadır. Leone içgüdüsel, ilke ve mutlak bir dünyaya olan özlemini açıkca duyumsatır. Amerikalılar için kahraman okulu sayılan western, Leone için insanın özünü ortaya koyar. Kim iyidir? Kim kötüdür? Ya ikisininde yanıtı, değişik koşullar içine yerleştirilen aynı insansa? İyi, Kötü ve Çirkin aşağı yukarı birbirlerinin yerini ve sanını alabilecek tiplerdir.
Yabandan Gelen Adam’ın ahlaksız devrimcisi ve safyürekli haydutu aynı ön adı taşırlar: Juan/Sean. Leone, uyumlu bir biçimde bireyden topluluğa ve iktidar ilişkilerine geçer. İyi, Kötü ve Çirkin filminden başlayarak öne sürdüğü kimi siyasal görüşlerini gitgide daha açıkça dile getirir. Savaş ya da kapitalizmin yükselişi karşısında (Batı’da Kan Var’daki MacBein’ler katliamı “uygarlık” hiçbir anlam taşımaz. Her yerde tam bir kaos ve şiddet egemendir. Peki ne yapmalıdır? Boyun eğip teslim mi olmalı yoksa tek başına, kendisi için mi döğüşmelidir insan? Bunlar  basit, hatta basitçi görüşlerdir. Tehlikeli görüşler Talion yasasından (göze göz, dişe diş)sonra, en güçlünün yasası ve en düzenbazın yasası mı?
Bu noktada Commedia dell’Arte‘nin değişmez kurallarını buluyoruz.; Toplum yergisi. Bir avuç dolar, Goldoni’nin İki Efendinin Uşağı Arlecchino’sundan esinlenmiş bir Kurosava filminin uyarlamasıdır. Eastwood-Wallach ya da Steiger-Coburn ikilisi, sorumlu bir adamla soytarısı arasındaki klasik düo’yu yeniden yaratırlar. Gülmece, alay esin bolluğu ve kendine dıştan bakma sanatı ciddiyeti başarılı biçimde yenilgiye uğratır. Batı’da Kan Var’ın başlarında Kahraman Şerif’in (High Noon) bir parodisi vardır. Leone Adım Hiç Kimse’de de kendi kendisiyle alay eder. Yönetmenin tuhaflık ve ölüme değin tutku ve zevkini (Rodos Devi’nde bi aşk sahnesi yeşilimtrak mumyaların arasında geçer) ve başarılı oyuncu yönetimini de eklemek gerekir. Clint Eastwood ve Lee Van Cleef’i dünyaya tanıtan Leone, ideal Amerikalı Hanry Fonda’dan da inandırıcı bir “pis herif” tipi çıkarmıştır; bu, benzersiz ve asla yenilenmemiş bir başarıdır.
Yabandan Gelen Adam’dan sonra Leone “Amerika” üçlemesini bitirmek için 11 yıl beklemek zorunda kalacaktır.

Tolga Demirtaş, ötekisinema

3 Ocak 2018 Çarşamba

PİYANONUN BAŞINDA TOLSTOY SONUNDA BEN


5. Tolstoy o sabah hiç uyumamış gibi uyandı. Köylü gömleğini asık ama bilge yüzüyle sırtına geçirdi, sırtıma geçirdi. Sabaha baktı, yaşıyor olmanın bütün yükleriyle doluydu Tolstoy ama sabah hafif ve kuşların hatırasından ibaretti sanki. Tütünü boşladığından beri daha zinde buluyordu duyuyordu kendini. Kuvvetli. Kemerine avucunu geçirip gerindi. Merdivenleri yaşına göre hızla inip ahıra gitti. Atının alnını okşadı ve ona sevgi sözleri söyledi. Eyeri atın sırtına koydu ve atına atlayıp sabaha karıştı.

Kısa süre sonra ormana dalmıştı. Ağaçların kutsal kokuları, nemli kuru yapraklar, hayvanların güzel sesleri sakallarını okşayarak atını koşturuyordu. Gittikçe hızlandı. İÇİNDE piyano seslerine yazdıklarının feryatları karışıyordu. "Rusya" diyordu kendine "Rusya ana! Oğlunu bağışla."

Yasnaya Polyana bakışlarından uzaklaşırken dönüp baktı. Kitabının bir sayfası gibiydi çiftliği ve sanki şimdi ona baktıkça yazıyordu onu, bir daha, bir daha, bir dağa. HEP bir şeyin eksik kalacağını bilmenin bilgeliğiyle koşturdu atını ve rüzgâr beyaz gömleğini okşadı durdu. Yeniden dünyaya gelseydi, bu yaşına yine aynı yollardan geçip gelir miydi?

ELBETTE!
............................................

1 Ocak 2018 Pazartesi

VİRGÜL


13 sene evvel van'da bir lokantada akşam yemeğimi yiyip, yün çorap satan, kastamonu'lu, temiz yüzlü, zayıf ve uZun boylu adamdan iki çift yün çorap alıp eve gitmiş, "bugün de böyle geçecekmiş" adlı bir yazı yazmıştım.

O "gün" hala geçmedi.